6 Temmuz 2016 Çarşamba

Giriş

Giriş

Bir ayette "Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz..." (Al-i İmran Suresi, 92) hükmüyle önemli bir gerçek bildirilmiştir. İnsanları gerçek anlamda iyiliğe ulaştıracak olan en temel ahlak özelliklerinden biri "fedakarlık"tır. Fedakarlık; insanın sahip olduğu, sevdiği, değer verdiği şeylerden hiç düşünmeden ve seve seve feragat edebilmesidir. İnandığı değerler ya da sevdiği insanlar uğruna gerektiğinde her türlü zorluk ve sıkıntıyı göze alabilmesi, bu konuda elinden gelenin en fazlasını yapabilecek şevk, azim ve iradeyi kendisinde bulabilmesidir. Kendi menfaatleriyle, inandığı değerler ya da sevdiği insanların menfaatleri arasında seçim yapması gerektiğinde kendi çıkarlarından vazgeçebilmesi, bu uğurda maddi manevi her türlü özveride bulunabilmesidir.
Ancak insan nefsi bencillik, egoistlik gibi çeşitli kötü ahlak özelliklerine yatkın bir yapıda yaratılmıştır. Nefsini eğitmediği takdirde, bu bencilce duygular kişinin tüm ahlakına hakim olur. Böyle bir kişi ise genellikle herkesten çok hatta çoğu zaman yalnızca kendisini düşünür. Kendisi için daima herşeyin en iyisini, en güzelini, en mükemmelini ister. Ona karşı herkesin olabildiğince anlayışlı ve özverili bir yaklaşım içerisinde olmasını bekler. Herhangi bir zorlukla karşılaştığında, çevresindeki insanların kendisi için her türlü risk ve sıkıntıyı göze almalarını; kendi menfaatlerinden ödün verme pahasına da olsa, ona destek olmalarını bekler. İçten içe hep kendi istek ve çıkarlarını korumak, kendi rahatını ve konforunu sağlamak ister. Aksi bir durumda ise, -çıkarlarını korumak ve kendisine bir zarar gelmesini engellemek adına- değer verdiği pek çok şeyi gözden çıkarabilecek bir tavır gösterebilir. Allah Kuran'da insanın nefsinde var olan bu tutku derecesindeki bencillik duygusunu şöyle bildirmiştir:
Gerçekten, insan, 'bencil ve haris' olarak yaratıldı. Kendisine bir şer (kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar. Ona bir hayır dokunduğunda engelleyici olur (veya cimrilik eder). (Mearic Suresi, 19-21)
Nefsin bu zayıflığından kurtulmak, imanı kavramak ve Kuran ahlakını yaşamakla mümkün olur. Kuran'da bildirilen gerçekleri ve Allah'ın emrettiği ahlak anlayışını kavrayan bir kimse, hayatının her anında fedakarlık gösterebilecek bir ahlaka ulaşabilir. çünkü Allah, "... Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır." (Teğabün Suresi, 16) ayetiyle dünyada ve ahirette insanları kurtuluşa yöneltecek olan tavrın, nefislerinin bu kötü özelliğinden sakınmak olduğunu bildirmiştir.
Allah, insanın nefsini kötülüklerden sakındırabilmesi ve Allah'ın beğendiği ahlaka ulaşabilmesi için vicdanı yaratmıştır. Vicdanın sesi, insana her türlü kötülükten sakınmanın ve iyiliğe ulaşmanın yollarını gösterir. İman eden bir insanın kalbindeki derin Allah sevgisi ve güçlü Allah korkusu, onu nefsinin kötülüklerine yenik düşmekten alıkoyar. Böyle bir insan, dünya hayatında asıl bulunuş amacının Allah'ın rızasını kazanmak olduğunu bilerek, hayatının her anında Rabbimiz'in hoşnut olacağı davranışlarda bulunmaya çalışır. Dünya hayatının çok kısa süreceğini, insanın asıl olarak sonsuz ahiret hayatı için çaba harcaması gerektiğini bilir. Burada elde edilen tüm menfaatlerin gelip geçici olduğunu, ardından ise Allah'ın huzuruna varıp hesap vereceğini unutmaz. Dünya hayatında Allah'ın rızası, rahmeti ve cenneti yerine, nefsini ve çıkarlarını korumayı hedefleyen insanların ise ahirette sonsuz bir azapla karşılaşabileceklerinin bilincindedir. Aksinde ise, gösterdiği fedakarane ahlaka karşılık, Allah kendisini dünyada iyilik ve güzellikle mükafatlandıracak, ahirette de sonsuza dek benzersiz nimetlerle ödüllendirilecektir. Allah, güzel davranışlarda bulunanları Kuran'da şöyle müjdelemektedir:
"Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır." (Al-i İmran Suresi, 104)
Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır. (Yunus Suresi, 26)
Böylece Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever. (Al-i İmran Suresi, 148)
... Kim dünyanın yararını (sevabını) isterse ona ondan veririz, kim ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri pek yakında ödüllendireceğiz. (Al-i İmran Suresi, 145)
Fakat fedakarlık denince akla, sadece insanın maddi anlamda sahip olduklarının bir kısmını ya da ihtiyacından fazlasını başkalarına vermesi gelmemelidir. Fedakarlık müminin hayatının tümüne hakim olan ve inancının gücünden kaynaklanan bir hayat şeklidir. Bu fedakarlık ruhu, kişinin çevresindeki her konuya karşı vicdani bir duyarlılık içerisinde olmasını gerektirir. Fedakarlık, insanın karşılaştığı toplumsal sorunlardan, dünyanın dört bir yanında zulüm ve eziyet gören, açlık çeken, ihtiyaç içerisindeki insanlara kadar olabilecek her konuda kendisini sorumlu hissetmesi ve tüm bunlara çözüm getirmeyi hedeflemesidir. "Nasıl olsa bu konulara çözüm getirebilecek imkan ve güç sahibi pek çok insan var; onlar düşünsünler, onlar ilgilensinler" demeden, aklını ve vicdanını olabilecek en yüksek seviyede kullanmasıdır. Allah'ın "Sizden önceki nesillerden onlardan kurtardığımızdan pek azı dışında yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi? Zulmedenler ise, içinde bulundukları refahın peşine düştüler. Onlar, suçlu-günahkarlardı." (Hud Suresi, 116) ayetiyle bildirdiği "fazilet sahibi kişiler"den olmanın iman eden, vicdanının sesini dinleyen, Allah'tan korkan her Müslümanın üzerinde bir yükümlülük olduğunu bilerek hareket etmesidir.
Bu kitapta fedakarlık kavramını, tüm bu yönleriyle ele alarak, fedakarlığın müminlerin yaşamlarının her anına hakim olması gereken en önemli ahlak özelliklerinden biri olduğunu, Allah'ın rızasını kazanabilmek için Kuran'da bildirilen bu ahlak anlayışının tam olarak yaşanması gerektiğini anlatacağız. Müslümanların çok güçlü bir fedakarlık anlayışı içerisinde hayırlarda yarışmalarının ve bu özellikleriyle birbirlerine örnek olmalarının hem dünyada hem de ahirette çok büyük hayırlara vesile olabileceği açıktır.
Dünya hayatının geçici menfaatlerini Allah'ın rızasına tercih ederek fedakarlıktan kaçınanlar ise, er ya da geç, dünyada ve ahirette büyük bir kayba uğrayacaklardır. Biz de bu kitapta bu konunun önemini hatırlatacak ve vicdan sahibi tüm Müslümanları Rabbimiz'in "De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır."(Enam Suresi, 162) ayetiyle bildirdiği gibi fedakarane bir yaşam sürmeye davet edeceğiz.

Bölüm 1: Kuran Ahlakında Fedakarlığın önemi (1/3)

Bölüm 1: Kuran Ahlakında Fedakarlığın önemi (1/3)

Bir kimsenin imanının, Allah'a olan bağlılığının, sevgisinin ve korkusunun derecesini ancak Allah bilebilir. Kuran'da bu gerçek "... O, gizli tuttuklarını da, açığa vurduklarını da bilir. çünkü O, sinelerin özünde saklı duranı bilendir." (Hud Suresi, 5) ayetiyle bildirilmiştir. İnsanlar ise bir kişinin imanı ve Allah korkusu hakkında ancak dıştan gördükleri bazı alametlere göre bir kanaate varabilirler. Bu alametlerin neler olduğunu da Allah Kuran ayetleriyle bildirmiştir. Kuran'da bildirilen ibadetleri eksiksiz olarak yerine getirmek, Allah'ın sakınılmasını bildirdiği tavırlardan sakınıp, O'nun razı olacağı ahlakı, gücünün yettiğinin en fazlasıyla yaşamaya çalışmak, kişinin ihlasının ve takvasının önemli göstergelerindendir.
Allah Kuran'ın pek çok ayetinde, iman ettiklerini söyledikleri halde kalplerinde gerçek imanı yaşamayan samimiyetsiz insanlar hakkında bilgi vermiştir. Bu kimseler, belirli konularda müminlerin tavırlarına benzer davranışlarda bulunabilirler. Kuran'da belirtilen bazı ibadetleri yerine getirebilir, Allah'ın sakınılmasını bildirdiği konuların bazılarına dikkat ederek müminlere benzer bir yaşam tarzı sürebilirler. Ancak bir de bazı mümin özellikleri vardır ki, bunlar bir insanın gerçekten samimi olarak iman edip etmediğini ortaya koyar ve bunların taklidi olarak yaşanması pek mümkün değildir. Kesin bir kararlılıkla ve hiçbir şart koşmadan yaşanılan fedakarlık bu ahlak özelliklerinden biridir. Pek çok konuda müminleri taklit edebilen, ancak samimi imanı gereği gibi yaşamayan bu insanlar, yalnızca Allah'ın rızasını, sevgisini ve ahireti hedefleyerek fedakarlıkta bulunmaları gerektiğinde buna güç yetiremezler. Kimi zaman insanlara gösteriş yapabilmek, kimi zaman gerçek ahlak anlayışlarını gizleyebilmek kimi zaman da çeşitli menfaatler elde edebilmek için fedakarlık görüntüsünde çeşitli girişimlerde bulunabilirler. Ancak karşılığında hiçbir menfaat elde edemeyeceklerinden emin olduklarında bu konudaki isteksizlikleri ciddi şekilde dikkat çeker. özellikle de kendi açılarından bir menfaat kaybı söz konusu olduğunda, maddi ya da manevi açıdan bir zarara uğrayacaklarını düşündüklerinde, yalnızca imanın kazandırabildiği bu gücü kendilerinde bulamamakta ve böylece samimiyetsizlikleri ortaya çıkmaktadır.
İman edenler için ise, Allah için fedakarlık gösterebilecekleri bir durumla karşılaşmak, imanlarını ve samimiyetlerini gösterebilecekleri çok değerli fırsatlardır. Onlar, insanın nefsiyle çatışan, zorluk ya da sıkıntıya girmesini, sabır göstermesini, çaba harcayıp menfaatlerinden ödün vermesini gerektiren ortamların, Allah'ın özel olarak yarattığı hikmetli olaylar olduğunu bilirler. Dünya hayatının Allah'ın hoşnutluğunu kazanabilmeleri için yaratılmış kısa ve geçici bir imtihan ortamı olduğunun bilinciyle hareket eder, bu nedenle asıl olarak Allah'ın rızasını ve ahiret kazancını isterler. Allah Kuran'da dünya hayatı ile ilgili gerçeği şöyle bildirmektedir:
"Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır'. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi." (Ankebut Suresi, 64)
Allah dilediğine rızkı genişletir-yayar ve daraltır da. Onlar ise dünya hayatına sevindiler. Oysaki dünya hayatı, ahirette(ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir meta'dan başkası değildir. (Rad Suresi, 26)
Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının metaı (kısa süreli faydalanması)dır. Allah Katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. (Bu da) iman edip Rablerine tevekkül edenler içindir; (Şura Suresi, 36)
Allah dünya hayatında insanları türlü olaylarla denemektedir. Böylece Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini üstün tutanlarla nefislerine yenilenler ortaya çıkmaktadır. Bunun için "Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz." (Enbiya Suresi, 35) ayetiyle bildirildiği gibi, Allah insanı kimi zaman çeşitli nimetlerle, kimi zaman da çeşitli zorluklarla imtihan etmektedir. Allah Kuran'da dünya hayatının yaratılış amacını şu şekilde haber vermektedir:
O'nun arşı su üzerinde iken amel bakımından hanginizin daha iyi olduğunu denemek için gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur... (Hud Suresi, 7)
O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2)
Allah'ın yarattığı bu imtihan ortamında makbul olan, insanın gücünün yettiği en son noktaya kadar samimiyetle çaba göstermesi ve Allah'ın razı olacağı ahlakı yaşayabilmek için her türlü fedakarlığı göze almasıdır. Kuran'da asıl büyük fazlın (lütuf, ihsan) "hayırlarda yarışıp öne geçmek" olduğu şöyle bildirilmiştir:
Sonra Kitab'ı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta bir yoldadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda yarışır öne geçer. İşte bu, büyük fazlın kendisidir. (Fatır Suresi, 32)
... Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı; ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir. (Maide Suresi, 48)
Allah'ın rızasını kazanabilmek için hayırlarda yarışan bir insan, imtihan olarak karşısına çıkan tüm olaylarda büyük bir şevk, irade ve fedakarlık ruhu içerisinde hareket eder. Bu samimi ve ihlaslı tavır, iman eden kişinin, beraberinde daha pek çok güzel ahlak özelliği kazanmasını sağlar. Fedakar olan bir insan aynı zamanda tevekküllü, teslimiyetli, cesaretli, sabırlı, merhametli, yardımsever, hoşgörülü, ince düşünceli ve şükredici bir ahlaka sahip olur. Bu kişi, dünya hayatından ya da nefsinin isteklerinden yana bir hırs ve tutku içerisinde olmadığını, yalnızca Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini hedeflediğini açıkça ortaya koymuştur. Allah'a derin bir sevgi ve saygı dolu bir korku ile bağlı olduğunu, bu sevgisinden dolayı kendi çıkarlarından hiç düşünmeden vazgeçebildiğini göstermiştir.
Büyük İslam alimlerinden İmam Gazali, Allah'ın rızası, sevgisi ve sonsuz cenneti yanında dünya hayatının ne kadar değersiz kaldığını ve Allah'ın rızasını tercih eden bir kişinin ne kadar büyük mükafatlara layık görüleceğini şöyle bir örnekle anlatmıştır:
Bir kimsenin çok kıymetli ve nefis bir mücevheri olduğunu düşünelim. Bunu yüklü bir bedel karşılığında satması mümkün iken götürüp birkaç kuruşa satsa; bu davranış o kişi için büyük bir zarar ve muazzam bir aldanma olmaz mı? Aynı zamanda bu davranış himmetinin (emeğinin) düşüklüğüne, görüşünün zayıflığına ve aklının kıt olduğuna delalet etmez mi?
İşte bir kulun alemlerin Rabbinden alacağı rıza, mükafat, övgü ve sevap ile yetinmeyerek bunun yanında insanlardan elde edeceği övgü ve dünyalıklar, milyonlara hatta dünya ve içindekilerden daha fazlasına nisbetle bir kuruş kadar bile değer ifade etmez. O halde, şu değersiz dünyalıklar karşılığında Allah Teala'nın Yüce ve değerli ikramlarını kaybetmek apaçık bir aldanış değil midir?
Eğer bu değersiz dünyalıklar sana mutlaka gerekli ise, sen yine de ahirete yönel; göreceksin ki dünya da peşinden gelecektir. Sen sadece Rabbinin rızasını talep et, o da iki cihanın da sahibi olan Yüce Zat'tır.
Resullullah (s.a.v.) da şöyle buyuruyor: "Şüphesiz ki Allah Teala ahirete ait bir amel karşılığında dünyalık verir; fakat dünyalık bir amel karşılığında ahireti vermez!" (Suyuti, Münavi)
öyleyse amelleri halis niyetle sırf Allah rızası için yapan ve himmetini ahireti kazanmak için sarf eden kimse hem dünyasını ve hem de ahiretini mamur etmiş (kalkındırmış) olur. Eğer dünyaya yönelirse ahiretini kaybettiği gibi, belki de arzu ettiği dünyalıklara da nail olamaz (sahip olamaz). Nail olsa (sahip olsa) bile o dünyalıklar elinde baki kalmaz. Sonunda hem dünyada hem de ahirette hüsrana uğrayanlardan olur. 1

Müminler Allah'ın Hoşnutluğunu Kazanmayı Herşeyin üzerinde Tutar; Nefislerinin çıkarlarını Allah'ın Rızasına Değişmezler

Kuran ahlakını yaşamayan kimseler, nefislerini sahiplenmeleri ve koruyup kollamaları gereken bir varlık olarak görürler. Var güçleriyle onu desteklemeye, onun isteklerini yerine getirmeye ve savunuculuğunu yapmaya çabalarlar. Tüm yaşamlarını; ideallerini, dostluklarını, hayata bakış açılarını nefislerinin talepleri doğrultusunda yönlendirirler. Nefislerini, adeta itaat edip tabi olmakla, ne isterse yerine getirmekle yükümlü oldukları bir güç gibi görürler. Ona uydukları takdirde mutlu olabileceklerine inanırlar.
Oysa bu düşünceler çok yanlış bir inanca dayanmaktadır. Allah Kuran'da nefsin gerçek konumunu ve insanları nasıl bir sona doğru sürükleyeceğini bildirmiştir."Ben nefsimi temize çıkaramam. çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir..." (Yusuf Suresi, 53) ayetiyle bildirildiği gibi, nefis Allah'ın dilemesi dışında insanı daima kötülüğe sevk eder. Bu nedenle insan ona uyarak değil, tam tersine ancak ondan sakınarak mutluluğa ve huzura kavuşabilir. İnsanın nefsini sahiplenip, adeta bir köle gibi onun isteklerine boyun eğmek yerine, nefsini kendi buyruğu altına alması ve onu istediği gibi yönlendirmesi gerekir.
Nefis pek çok kötülükle birlikte yaratılmıştır, asıl olan vicdanın sesini dinleyip iyilikten yana hareket etmektir. Aksinde nefsi kişiye Allah'ın razı olmayacağı bir ahlakı benimsetecek, dünyada ve ahirette onu büyük bir hüsrana sürükleyecektir. Nefsini eğitebilmesi için ise, Allah insanın vicdanına her türlü kötülükten sakınmanın ve iyiliği yaşamanın yollarını ilham etmiştir. Kuran'da insanın kurtuluş yolu şöyle haber verilmektedir:
Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-I İmran Suresi, 134)
Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 7-10)
İman edenler Kuran'ı kendilerine rehber edindikleri için bu önemli gerçeğin farkındadırlar. Bu nedenle daima vicdanlarının sesine uyarlar. Derin iman sahibi olmayan insanlar ise, bu gerçeği bilmelerine rağmen kimi zaman nefislerinin isteklerine yenik düşebilirler. Bunun sonucunda dünya hayatına ilişkin bazı konular onlar için Allah'ın rızasını kazanmaktan daha önemli hale gelir. İyi bir iş sahibi olmak, iyi bir evlilik yapabilmek, iyi bir arkadaş çevresi edinip itibar kazanabilmek, zengin olup lüks bir yaşam sürebilmek, dünya hayatının tüm nimetlerinden olabildiğince faydalanabilmek gibi konular bu insanların asıl yaşama amaçları olabilir. Burada yanlış olan, söz konusu insanların bu konuları Allah'ın rızasını kazanmaktan daha önemli görmeleri, tüm bunları Allah'ın hoşnutluğuna tercih etmeleridir. Yoksa elbette ki tüm bu sayılanlar insanların dünya hayatında meşru olarak sahip olabilecekleri şeylerdir.
Bu bakış açısına sahip olan insanlar genelde Allah'a, ahirete ve hesap gününe iman etmezler. Yalnızca dünya hayatından istifade ederek nefislerini hoşnut edebilmek için yaşarlar. Kimi insanlar ise kalplerinde dünya hayatına ve nefislerine karşı ciddi bir bağlılık olduğu halde, bunu insanlardan gizlemek isterler. Allah'a iman ettiklerini, dünya hayatındaki asıl amaçlarının Allah'ın rızasını kazanmak olduğunu söyler, tüm çabalarının bunun için olduğunu öne sürerler. Belki birçok konuda Kuran ahlakına benzer tavırlar sergileyebilirler ama, nefislerinin istekleriyle çatıştıklarında hemen gerçek yüzlerini gösterirler. çünkü gerçekte Kuran ahlakını, ancak "çıkarlarıyla çatışmadığı sürece ve menfaatlerinin izin verdiği ölçüde" yaşamaktadırlar.
Günlük hayatta bu durumun çeşitli örneklerine rastlayabilmek mümkündür. örneğin gelecek endişesine kapılan bir kimse, dünya hayatında kendisinin ve ailesinin maddi ya da manevi çıkarlarını garanti altına almasının, Allah'ın rızasını kazanmaktan daha önemli olduğunu düşünür. Kuran ahlakına uygun bir çaba içerisinde olması gerekirken, şahsi çıkarlarını daha önemli görebilir. Gerçek anlamda iman etmeyen ve Allah'ın rızası yerine kendi menfaatlerini gözeten bu gibi samimiyetsiz insanların ruh haline Kuran'da şöyle dikkat çekilmiştir:
İşte kalplerinde hastalık olanları: "Zamanın, felaketleriyle aleyhimize dönüp bize çarpmasından korkuyoruz" diyerek aralarında çabalar yürüttüklerini görürsün. Umulur ki Allah, bir fetih veya Katından bir emir getirecek de, onlar, nefislerinde gizli tuttuklarından dolayı pişman olacaklardır. (Maide Suresi, 52)
Bu ahlaktaki bir kişi her işin Allah'ın kontrolünde ve ancak O'nun izniyle gerçekleştiğini düşünmez. Oysa şu anda olduğu gibi gelecekte de karşısına çıkacak olan her olay, ancak Allah'ın izniyle yaşanacaktır. İnsan ne tedbir alırsa alsın, ne kadar çok çaba harcarsa harcasın, eğer bir zorlukla karşılaşacaksa bunu engellemeye gücü yetmeyecektir; Allah dilediyse bu olay yaşanacaktır. Aynı şekilde eğer bir iyilikle karşılaşacaksa, bunu da engellemeye kimsenin gücü yetmeyecek ve bu iyilik Allah'ın dilemesiyle gerçekleşecektir.
Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır.(Al-I İmran Suresi, 114)
Bu gerçeğin şuurunda olan bir insan, dünya hayatından ve geleceğinden yana hiçbir endişeye kapılmaz. Samimi olduğu, daima Allah'ın rızasını gözettiği sürece, Allah'ın yardımı, rahmeti ve desteği Allah'ın izniyle mutlaka onunla birlikte olacaktır. Allah Kuran'da iman edenlere bu rahmetini "... Allah Kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder..." (Hac Suresi, 40) ayetiyle müjdelemiştir. Tüm nimetleri kendisine ulaştıracak olanın yalnızca Allah olduğunu unutan bir kimse ise, bunları kendi çabasıyla elde edebileceğini düşünüp dünyanın peşinde koşmakla büyük bir yanılgıya kapılır.
Samimi iman eden kimseler için, hayatları boyunca karşılaşacakları hiçbir olay, Allah'ın rızasını kazanmaktan daha öncelikli olamaz. Ne dünya malı, ne gelecek kaygısı, ne zenginlik, ne de makam ve itibar gibi konular onlar için Allah'ın beğendiği ahlakı yaşamaktan daha önemli değildir. Bu amaçları uğrunda, zorluk ya da sıkıntı içerisine girmeleri gerekse dahi asla taviz vermezler. Allah'ın rızasını kazanabilmek için her türlü fedakarlığı seve seve göze alırlar. Allah'ın dostluğunun, sevgisinin ve rahmetinin, dünya hayatının hiçbir nimetiyle kıyaslanamayacak ve hiçbir şeye değişilemeyecek kadar büyük ve değerli nimetler olduğunun farkındadırlar. Kuran'da müminlerin bu vasıfları şöyle bildirilmektedir:
De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır." (En'am Suresi, 162)
Hiç şüphesiz Allah, müminlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve Kuran'da O'nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur. (Tevbe Suresi, 111)
Bir başka ayette ise, salih müminlerin Rabbimiz'in rızasını kazanabilmeyi nefislerinin isteklerinden üstün tuttukları bildirilmektedir :
Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır. (Al-i İmran Suresi, 114)
İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah'ın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini satın alır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır. (Bakara Suresi, 207)
Müminler ayetlerde belirtildiği gibi Allah'ın rızasını kazanabilmek için gerektiğinde hiç düşünmeden herşeyden feragat edebilirler. Allah'ın ahirette kendilerini, herşeyin daha güzeliyle mükafatlandıracağını bilir, dünya hayatlarını hiçbir zaman için kendi çıkarları, rahatları peşinde koşarak geçirmezler. Yaptıkları fedakarlıklar karşısında da insanlardan yana hiçbir karşılık beklemez, yalnızca Allah'ın rızasını kazanmayı umarlar. Kuran'da müminlerin bu ahlakı şöyle bildirilmiştir:
Biz size, ancak Allah'ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür. (İnsan Suresi, 9)

Dipnotlar

1- (İmam Gazali, Cennete Doğru (Yedi Geçit) Minhacü’l-Abidin s. 264-265) 

Bölüm 1: Kuran Ahlakında Fedakarlığın önemi (2/3)

Bölüm 1: Kuran Ahlakında Fedakarlığın önemi (2/3)

Müminlerin Fedakarlık Göstermelerini Gerektirebilecek Durumlar

Allah dünya hayatını bir imtihan ortamı olarak yaratmış ve insanları "hayır ve şerle" deneyeceğini bildirmiştir. Bu nedenle insan yaşadığı süre boyunca hiç beklemediği bir anda çok şaşırtıcı olaylarla karşılaşabilir. Kişinin böyle ani durumlarda da güzel ahlak gösterebilmesi, Kuran ahlakına uygun tavırlar sergileyebilmesi ancak samimi imana sahip olmasıyla mümkün olur. Kalbindeki Allah korkusu ve derin iman, hiç beklemediği, daha önce hiç tecrübe etmediği olaylar karşısında da en doğru olan tavrı gösterebilmesini sağlar. Temelde bu inanç yaşanmadığı takdirde ise, kişi ancak belirli konularda ve belirli şartlar altında fedakarlıkta bulunabilir. örneğin insanların gözünde bir itibar kazanacağını düşündüğünde ya da bir çıkar elde edeceğini umduğunda fedakarlık yapabilir. Ama beklenmedik anlarda ortaya çıkan, kendisini zora sokacak ya da zarara uğratacak bir durumla karşı karşıya kaldığında bu ahlakı gösteremez.
Şüphesiz Biz, yeryüzü üzerindeki şeyleri ona bir süs kıldık; onların hangisinin daha güzel davranışta bulunduğunu deneyelim diye. (Kehf Suresi, 7)
Müminler ise bu tür ani durumlarda da hiç düşünmeden, çok büyük bir şevk ve heyecanla, seve seve her türlü fedakarlıkta bulunabilirler. Peygamberimiz (sav) döneminde başta Resulullah olmak üzere, tüm sahabeler bu ahlakın eşsiz örneklerini sergilemişlerdir. Samimi imanlarından kaynaklanan fedakar ahlaklarından ötürü insanlara örnek olmuşlardır. Mallarını, canlarını önemli görmemiş, inkar edenlerin çoğunlukta olduğu ve iman edenlere karşı büyük bir düşmanlıkla harekete geçtikleri bir dönemde, Allah'ın rızasını kazanabilmek için ölümüne bir kararlılık göstermişlerdir. Gerektiğinde evlerini, ailelerini, işlerini, mallarını mülklerini, itibarlarını ve dünya hayatına dair tüm nimetleri hiç düşünmeden geride bırakmışlardır. Kendi menfaatleri yerine, Müslümanların rahatını, huzurunu, güvenliğini ve iyiliğini sağlamak için çaba harcamışlardır. Peygamberimiz (sav)'in güvenliğini, kendi canlarından ve rahatlarından üstün tutarak, yüzyıllar boyunca gelmiş geçmiş tüm insanlara örnek olacak üstün bir ahlak örneği sergilemişlerdir. Kuran'da iman sahiplerinin Peygamberimiz (sav)'e karşı olan bu sadakatleri ve bu yönde gösterdikleri fedakarane ahlaklarına dikkat çekilmiş, Resulullah (sav)'ın nefsini daima kendi nefislerinden üstün tuttukları bildirilmiştir:
Peygamber, müminler için kendi nefislerinden daha evladır... (Ahzab Suresi, 6)
İslam alimlerinin eserlerinde Peygamberimiz (sav)'in ve sahabelerin hayatlarına dair çeşitli fedakarlık örnekleri aktarılmaktadır. Onların bu konudaki kararlılıkları, cesaretleri ve sabırları ise, fedakarlığı yalnızca Allah'ın rızasını, rahmeti ve cennetini kazanabilmek için yaşadıklarını ortaya koymaktadır. Putperest bir inancın hakim olduğu bir toplumda, inkar edenlerin tüm baskı ve tehditlerine rağmen, her türlü zorluk ve sıkıntıyı göze alarak Hz. Muhammed (sav)'in Allah'ın Resulü olduğuna iman etmişlerdir. Ve bu imanlarında çok güçlü bir kararlılık göstermişlerdir. O dönemde Mekke'nin önde gelen güç ve itibar sahipleri, Müslümanlığı kabul eden kimseleri yıldırmak, vazgeçirmek ve kendi putperest dinlerine geri döndürebilmek için büyük bir baskı uygulamışlardır. Allah'ın rızasını kazanabilmek için her türlü güçlüğe ve zorluğa karşı göğüs germeye kararlı olan bu salih müminlerden kimileri gördükleri işkenceler nedeniyle yaralanmış, sakat kalmış, kollarını bacaklarını kaybetmiş, kimileri ise yapılan zulmün şiddetinden yaşamlarını kaybetmişlerdir. Ancak bunların hiçbiri onların kararlılıklarını, Allah'ın rızasını kazanmaktaki şevk ve heyecanlarını etkilememiştir. Tam aksine, yaşadıkları zorluk ve sıkıntılar onların daha da büyük bir azimle hareket etmelerine, daha büyük özverilerle Peygamberimiz (sav)'e ve iman edenlere destek olmalarına, din ahlakının yayılması için daha büyük bir şevkle çaba harcamalarına neden olmuştur. Peygamberimiz (sav) ile birlikte savaşa çıkıp yaralanmış ama, bundan dolayı hiçbir şekilde bir teessüre kapılmamış, bunu kendileri için büyük bir şeref ve nimet olarak kabul etmişlerdir. Kuran'da iman sahiplerinin bu üstün ahlakları şöyle bildirilmektedir:
Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever.
Onların söyledikleri: "Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kafirler topluluğuna karşı yardım et" demelerinden başka bir şey değildi.
Böylece Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever. (Al-i İmran Suresi, 146-148)
Bir başka ayette "Küçük, büyük infak ettikleri her nafaka ve (Allah yolunda) aştıkları her vadi, mutlaka Allah'ın yaptıklarının daha güzeliyle onlara karşılığını vermesi için, (bunlar) onlar adına yazılmıştır." (Tevbe Suresi, 121) hükmüyle bildirildiği gibi, sahabeler tüm bunların kendilerini Allah'a yakınlaştıracak, cennetlerine vesile olacak önemli fırsatlar olduğunu bilerek hareket etmişlerdir. öyleki, Allah rızası için yapılan bir ibadet olduğu için, bir savaştan yaralı olarak dönüp, şevkle ve heyecanla Peygamberimiz (sav) ile birlikte bir diğer savaşa katılmanın sevincini yaşamışlardır. Kalplerinde hastalık olan münafık karakterli kimselerin zarara uğramaktan korkarak geride kaldıkları bir dönemde, onlar Allah'a olan bağlılıklarını ve bu uğurda her türlü fedakarlığa hazır olduklarını şöyle ifade etmişlerdir:
De ki: "Siz bizim için iki güzellikten (şehitlik veya zaferden) birinin dışında başkasını mı bekliyorsunuz? Oysa biz de, Allah'ın ya Kendi Katından veya bizim elimizle size bir azap dokunduracağını bekliyoruz. öyleyse siz bekleyedurun, kuşkusuz biz de sizlerle birlikte bekleyenleriz. (Tevbe Suresi, 52)
Karşılaştıkları her zorluğun Allah'tan bir rahmet olduğunu bilerek hareket etmiş, dünya hayatının değil Allah'ın rızasının ve ahiret hayatının güzelliğine talip olmuşlardır. Peygamberimiz (sav) ile birlikte savaşa çıkabilecek bir binek bulamadıkları ve Müslümanlara yardım edebilecekleri bir imkanları olmadığı için gözlerinden yaşlar boşanan kimselerin fedakarlıktaki bu şevkleri Kuran'da şöyle bildirilmektedir:
Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen için sana her gelişlerinde "Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum" dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur. (Tevbe Suresi, 92)
Peygamber Efendimiz (sav)'in döneminden bu yana yaşamış olan tüm Müslümanlar da benzeri olaylarla karşılaşmışlardır. Allah Kuran'da, dünya hayatındaki imtihan ortamının bir gereği olarak her insanın malıyla, canıyla, yakınlarıyla, sevdiği insanlarla, yaptığı ticaretle, makam ya da itibar gibi değerlerle denenebileceğini bildirir. Şeytan her insanın nefsini, dünya sevgisi, mal tutkusu, makam hırsı, gelecek endişesi, rahata düşkünlük gibi konularla kışkırtır, nefsinin isteklerine göre yaşaması, iradesizlik, tembellik ve gevşeklik göstermesi, yılgınlığa, ümitsizliğe ve korkuya kapılması için teşvik eder. Ancak salih müminlerin tavrı her zaman için şeytanın tüm bu kışkırtmalarına karşı Kuran ahlakıyla karşılık vermek ve nefislerinden değil, Allah'ın rızasından yana tavır koymaktır.
Kuran'da iman edenlerin dünya hayatında karşılaşabilecekleri, fedakarlık göstermelerini ve özveride bulunmalarını gerektirebilecek durumlardan bazıları şöyle bildirilmektedir:

Dünya Hayatının Süslerinden Feragat Edebilmek

Allah Kuran'ın "Şüphesiz Biz, yeryüzü üzerindeki şeyleri ona bir süs kıldık; onların hangisinin daha güzel davranışta bulunduğunu deneyelim diye." (Kehf Suresi, 7) ayetiyle dünya hayatının, gerçekten iman eden kimselerle samimiyetsiz insanların ayırt edilmesi için süslü kılındığını bildirmiştir. Bir başka ayette ise dünya hayatındaki bu süslerden bazıları şöyle açıklanmıştır:
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah Katında olandır. (Al-i İmran Suresi, 14)
Ayette sayılanların her biri insanlar için birer nimet olarak yaratılmıştır. Ancak insanın sorumluluğu, bu nimetlerin Allah'tan olduğunu bilerek, bunları Rabbimiz'e şükrederek ve O'nun razı olacağı şekilde kullanmaktır. İnsanın hayatı boyunca karşılaştığı her nimet, onun Allah'a daha da yakınlaşmasına, daha çok şükretmesine ve Rabbimiz'in büyüklüğünü, aklını, sanatını, sonsuz rahmetini ve esirgeyiciliğini daha da iyi takdir edebilmesine vesile olmalıdır. Dilediğinde Allah'ın tüm bunları kendisinden geri alabileceğini ve Allah'tan başka hiçbir gücün ona bir yardımı olamayacağını unutmamalıdır.
Bu gerçeklerin şuuruna varan bir kimse, Allah'tan başka dostu, velisi ve yardımcısı olmadığını, yaşadığı her an kendisini koruyup kollayanın, nimet ve rızık verenin, işlerini kolaylaştıranın, huzur ve güven duygularıyla kalbini destekleyenin yalnızca Allah olduğunu anlar. Allah'a çok derin bir sevgiyle, sarsılmaz bir bağlılık ve sadakatle bağlanır. Rabbimiz'i razı edememekten, O'nun hoşnutluğunu, sevgisini ve dostluğunu kazanamamaktan şiddetle korkar ve buna neden olabilecek tavırlardan titizlikle kaçınır. Hayatının her anını Allah'ın razı olacağı, Kuran ahlakına en uygun olan, gücünün yettiği en güzel tavırları göstererek geçirmeye çalışır.
Bu samimi bakış açısının bir gereği olarak, sahip olduğu her nimeti de yine yalnızca Allah'ın rızasını, dostluğunu kazanabilme ve sonsuz rahmetine kavuşabilme amacıyla kullanır. Yukarıdaki ayette sayılanlar iman eden bir kimse için de elbette birer nimettir. Ama hiçbir zaman için Allah'ın rızasını kazanmaktan öncelikli değildir. Mümin bunlara yönelik menfaatleri elde etmek için hiçbir zaman bir hırsa kapılmaz. Allah'ın rızasını kazanması için bunların herhangi birinden feragat etmesi gerektirdiğinde de asla tereddüt etmez.
Onlardan bazı gruplara, kendilerini denemek için yararlandırdığımız dünya hayatının süsüne gözünü dikme. Senin Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir. (Taha Suresi, 131)
Kimi insanların fedakarlıktaki ölçüsü ise, "önce benim rahatım, benim ihtiyaçlarım, benim isteklerim karşılansın, sonra başkaları için iyilik yaparım" şeklindedir. Ancak bu hayat görüşü Kuran'da anlatılan fedakarlık ahlakıyla hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır. çünkü bu kişilerin fedakarlıkta bulunduklarını söyledikleri şeyler gerçekte "sahip oldukları şeylerin ihtiyaç duymadıkları kısmı"dır. Bunun yokluğu kendilerini pek fazla etkilemez. Bu tür bir davranış içerisinde olan kimseler fedakar olduklarını düşünebilirler. Ancak Kuran'da, Allah'ın razı olacağı ahlakın "gerektiğinde menfaatlerinden tümüyle vazgeçebilmek, hiç düşünmeden en sevdiği şeylerden feragat edebilmek" olduğu bildirilmiştir. Bu konudaki güzel ahlak ölçüsünü Allah Kuran'da şöyle bildirmektedir:
Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir. (Al-i İmran Suresi, 92)
Allah'ın bu konuda insanlara bildirdiği bir başka güzel ahlak ölçüsü ise "yapılan fedakarlığın, ihlasla yapılması; iyilik yapılan kişiyi minnet altında bırakacak tavırlardan sakınılması"dır. Toplumda kimi zaman iyilik yapan, ama ardından da her fırsatta yaptığı bu fedakarlığı dile getiren insanlara rastlamak mümkündür. Bu tavırlarıyla iyilik yaptıkları kişinin kendisini borçlu hissetmesini sağlamayı ve ileride -eğer ihtiyaç olursa- bu iyiliğin karşılığını alabilmeyi amaçlarlar. Bazı kimseler de çevrelerindeki insanlardan takdir toplayıp, kendilerine, "ne kadar iyiliksever bir insan" dedirtebilmek gibi basit menfaatleri hedeflerler. Oysa gerçek fedakarlık, insanlardan maddi ya da manevi hiçbir karşılık beklemeden, yalnızca Allah'ın rızası hedeflenerek yapılır. Kuran'ın "Yalnızca Allah'ın rızasını istemek ve kendilerinde olanı kökleştirip- güçlendirmek için mallarını infak edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede bulunan, sağnak yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren bir bahçenin örneğine benzer ki ona sağnak yağmur isabet etmese de bir çisintisi (vardır). Allah, yaptıklarınızı görendir." (Bakara Suresi, 265) ayetiyle salih müminlerin bu konudaki ihlaslarına dikkat çekilmiştir. Bir başka ayette ise müminlerin mallarından fedakarlık ederken gösterdikleri samimi tavırları ve yalnızca Allah'ın rızasını gözetmeleri, "Ancak Yüce Rabbinin rızasını aramak için (verir). Muhakkak kendisi de ileride razı olacaktır." (Leyl Suresi, 20-21) ayetleriyle belirtilmiştir. Kuran'da, yapılan fedakarlığın ardından karşı tarafa eziyet veren ve minnet altında bırakan bir ahlak göstermenin yanlışlığı hatırlatılmış, bundan sakınan müminler ise şöyle müjdelenmişlerdir:
Mallarını Allah yolunda infak edenler, sonra infak ettikleri şeyin peşinden başa kakmayan ve eziyet vermeyenlerin ecirleri Rableri Katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 262)
Kuran'da müminlerin bu üstün ahlakları nedeniyle kimi zaman infakta bulundukları halde bunu gizli tuttukları bildirilmiştir:
Ve onlar-Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir. (Ra'd Suresi, 22)
Kuran'da bu konuda dikkat çekilen bir başka ölçü ise fedakarlığın yalnızca refah ve zenginlik içerisindeyken değil, darlık, sıkıntı ve yoksulluk söz konusu olduğunda da aynı şevkle yaşanmasıdır. İnsan içerisinde bulunduğu maddi manevi zorlukları vicdanına karşı bir mazeret olarak öne sürmemelidir. Kendisini koruyup kollayanın, destekleyip yardım edenin Allah olduğunu hiçbir zaman unutmamalı, güzel ahlak gösterdiği takdirde Allah'ın kendisine bir çıkış yolu göstereceğini, kolaylık sağlayacağını bilmelidir. Allah Kuran'ın "Rablerine icabet edenlere daha güzeli vardır. O'na icabet etmeyenler ise, yeryüzündekilerin tümü ve bununla birlikte bir katı daha onların olsa mutlaka (kurtulmak için) bunu fidye olarak verirlerdi. Sorgulamanın en kötüsü onlar içindir. Onların barınma yerleri cehennemdir, ne kötü bir yaratıktır o!.." (Rad Suresi, 18) ayetiyle Allah'ın rızasını gözeterek hareket edenler için daha güzeli olduğunu bildirmiştir. Sıkıntıya düşme endişesiyle fedakarlık yapmaktan, başkalarına iyilikte bulunmaktan kaçınan kimselerin ise ahirette azaptan kurtulabilmek için, tüm sahip olduklarını, biriktirip sakladıklarını fidye olarak vermek isteyecekleri, ama bunların hiçbirinin kabul görmeyeceği bildirilmiştir.
Müminlerin bu konudaki üstün ahlaklarından Kuran'da övgüyle bahsedilmektedir:
Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-i İmran Suresi, 134)
Allah "Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir fitne (bir deneme)dir. Allah ise, büyük ecir (en güzel karşılık) O'nun Katında olandır." (Teğabün Suresi, 15) ayetiyle, dünya hayatının süslerinin ancak birer fitne ve deneme konusu olduğunu bildirmiştir. Bir başka ayette ise bunlara karşı tutkuya kapılarak Allah'ın rızasını aramaktan uzaklaşmamaları için insanları şöyle uyarmıştır:
Ey iman edenler, ne mallarınız, ne çocuklarınız sizi Allah'ı zikretmekten 'tutkuya kaptırarak-alıkoymasın'; kim böyle yaparsa, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (Münafikun Suresi, 9)
... Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)
İnsanın karşısına, sahip olduğu maddi imkanların yanı sıra kendi canından fedakarlıkta bulunması gereken durumlar da çıkabilir. Fakat bu bakış açısının da sadece belirli birkaç konuyla sınırlı olduğu sanılmamalıdır. Dünya hayatında kişinin karşısına çıkabilecek nimetler çok çeşitli ve çok fazladır. İman eden ve vicdanını kullanan bir insan, tüm bu nimetlerin Allah'ın bir lütfu ve kendisi için birer deneme konusu olduğunu bilir. Bunların her biri için "elimdeki bu imkanları Allah'ın rızasına en uygun olacak şekilde nasıl kullanabilirim?" diye düşünerek hareket eder. Kimi zaman bir başka müminin hayatını kurtarabilmek için kendi yaşamını tehlikeye atması, kimi zaman bir başkasına yardım edebilmek için kendi kazanacağı itibardan, makam mevkiden vazgeçmesi gerekebilir. Aynı şekilde başkalarının sorunlarını halledebilmek için, kendi imkanlarını seferber etmesi, onların rahatı, refahı, huzuru için, kendi düzeninden ödün vermesi gerekebilir. Başka insanların sağlığını, sıhhatini koruyabilmek için, kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atmak zorunda kalabilir. Fiziksel anlamda yorulmak, her zamankinden daha çok çalışmak mecburiyetinde olabilir.
Bu şuurla hareket eden bir mümin, gün içerisinde aklını, yeteneklerini, bilgi birikimini, tecrübelerini, bedeni gücünü, vaktini en faydalı şekilde kullanmaya çalışır. Gerektiğinde kendi rahatından ya da kendisine ayıracağı vakitten fedakarlıkta bulunur; uykusuna, yediğine, diğer kişisel işlerine ayıracağı vakti en aza indirip tüm vaktini başkalarına faydalı olabileceğini düşündüğü hayırlı işlere ayırır. Böyle bir kişi istese, bunun yerine kendisine geniş vakit ayırıp, geriye kalanını da başkalarına faydalı olmak için kullanabilir. Bu da son derece makuldür aslında. Bu kişinin de vicdanlı davrandığı, geri kalan vaktinden özveride bulunduğu düşünülebilir. Ama herşeyin daha iyisi, daha fazlası vardır. Samimi imanından kaynaklanan fedakarlık ruhu da, kişiyi yapabileceğinin en fazlasını yapmaya, vaktinin her saniyesini olabilecek en iyi şekilde kullanmaya yöneltir.
Bunun gibi, Allah insanın karşısına daha pek çok imkan sunar. Kimileri sahip oldukları bu imkanları Allah'ın rızasını kazanmak için kullanmak yerine, dünyaya karşı büyük bir hırsa kapılırlar. Ellerindeki nimetleri Allah'a şükrederek kullanmak yerine, bunları sahiplenip cimrileşir ve daha da fazlasını elde edebilmek için tamahkar bir ahlak gösterirler. Kuran'da bu gibi insanların tavırları şöyle bildirilmektedir:
Kendisini tek olarak (ve yapayalnız) yarattığım (şu adam)ı Bana bırak; Ki Ben ona, 'alabildiğine geniş kapsamlı bir mal' (servet) verdim.
Göz önünde-hazır çocuklar (verdim).
Ve sayısız imkan ve fırsatları önüne serdim.
Sonra, daha artırmam için tamah eder (doyumsuz istekte bulunur). (Müddessir Suresi, 11-15)
Dünya hayatının süslerine tamah ederek fedakarlıkta bulunmaktan kaçınan, Allah'ın rızasını aramak yerine kendi menfaatlerinin peşine düşen bu kimselere Allah Kuran'da şöyle bir örnek vermiştir:
Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azap; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)
Ayette belirtildiği gibi, insanın dünya hayatında sahiplendiği, fedakarlıkta bulunmaktan kaçındığı herşey, aynı bir ekin örneği gibi, bir gün mutlaka yok olacaktır. Allah'ın rızasını kazanmak için yapılan salih ameller ise, Allah Katında en güzel şekilde karşılık görecek ve hem dünyada hem de ahirette nimete dönüşecektir. Bir başka ayette Allah bu gerçeği insanlara şöyle bildirmiştir:
"Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici-süsüdür; sürekli olan 'salih davranışlar' ise, Rabbinin Katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır." (Kehf Suresi, 46)

Zorluk ve Sıkıntı Ortamlarında Fedakarlık Gösterebilmek ve Sabredebilmek

Rabbimiz "Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele."(Bakara Suresi, 155) ayetiyle dünya hayatında insanların nimetlerle olduğu kadar sıkıntı ve zorluk ortamlarıyla da karşılaşabileceklerini bildirmiştir. Bir ayette Allah bu durumun bir hikmetini "Andolsun, Biz sizden cehd edenlerle (çaba harcayanlarla) sabredenleri bilinceye (belli edip ortaya çıkarıncaya) kadar, deneyeceğiz ve haberlerinizi sınayacağız (açıklayacağız)."(Muhammed Suresi, 31) sözleriyle açıklamıştır. Başka ayetlerde ise Allah,"İnsanlar, (sadece) "İman ettik" diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri sınadık; Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir." (Ankebut Suresi, 2-3) şeklinde buyurmuştur.
Gerçekten de zorluk ortamları, kişilerin içlerinde yaşadıkları asıl karakterlerinin ortaya çıkmasına neden olur. Bir insanın cesur mu yoksa korkak mı, cömert mi yoksa cimri mi olduğu; insaniyetli, vicdanlı, merhametli mi yoksa düşüncesiz ve bencil bir ahlaka mı sahip olduğu hep zor şartlar altında ortaya çıkar. Tüm hayatını, sahip olduğu herşeyi Allah'a adamış, Rabbimiz'in rızasını kazanabilmek için her türlü fedakarlığı göze almış bir insanın ahlakındaki üstünlük de yine bu şekilde anlaşılır. Her ne zorluk ya da sıkıntıyla karşılaşırsa karşılaşsın, imanın verdiği şevk, azim ve iradeyle büyük bir sabır gösterir. En zor şartlarda bile elinden gelenin, güç yetirebildiğinin en fazlasını yapmaya, içerisinde bulunduğu zor şartlara rağmen başkalarına yardım etmeye çalışır. Allah'ın bu tür ortamları insanları denemek için özel olarak yarattığını, insanın refah içerisindeyken olduğu kadar zorluk içerisindeyken de fedakar bir ahlak göstermekle yükümlü olduğunu bilir. Bolluk içindeyken infak eden bir insanın, darlık içerisindeyken de aynı ahlaka sahip olması gerektiğinin farkındadır. Diğer insanların yaşadığı zor şartları hiç düşünmeden kendi sorunlarıyla oyalanmasının Müslüman ahlakıyla bağdaşmayacağının şuurundadır. İman sahipleri Allah'ın razı olacağı tavrın öncelikle muhtaç insanların yardımına koşmak olduğunu bilerek hareket ederler.
Kuran'da, Mekke'deki inkarcıların eziyetleri nedeniyle herşeylerini geride bırakıp zor şartlar altında Medine'ye hicret eden Müslümanların, orada bulunan müminler tarafından en güzel şekilde karşılandıkları bildirilmektedir. Bu kişiler, kendilerindense hicret eden mümin kardeşlerinin rahatına önem vermiş ve sahip oldukları herşeyi seve seve onlarla paylaşmışlardır. Kendileri, ihtiyaç içerisinde kalsalar bile, onların rahatını üstün tutmuşlardır. Kuran'da, Ensar adı verilen Medineli Müslümanların, Muhacir olarak adlandırılan Mekke'den hicret eden müminlere karşı gösterdikleri bu üstün ahlak şöyle bildirilmektedir:
Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi, 9)
Bir başka ayette ise Allah'ın rızasını kendi nefislerinin hoşnutluğundan üstün tutan Ensar şu şekilde müjdelenmektedir:
öne geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur. (Tevbe Suresi, 100)
Hz. Ali'nin fedakarlıkta bulunmanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu şöyle dile getirdiği rivayet edilmektedir:
Hz. Ali şöyle buyuruyor: "Şu iki şeyden hangisinin minnet yönünden daha büyük olduğunu bilemiyorum: Birincisi bir Müslüman kardeşimin ihtiyacımı giderir düşüncesiyle ve halis bir niyetle bana müracaat etmesidir. İkincisi de Allah Teala'nın onun ihtiyacının benim ellerimle giderilmesini sağlamasıdır. Yemin ederim ki bir Müslüman kardeşimin bir ihtiyacını karşılamak benim yanımda yeryüzü dolusu altın ve gümüşüm olmasından daha sevimlidir. 2
Kuran'da, kendileri de ihtiyaç içerisinde oldukları halde, ellerindeki imkanları yoksullara, yetimlere ve esirlere veren müminlerin üstün ahlaklarından da bahsedilmektedir. Bu üstün ahlaklı Müslümanları Rabbimiz şu şekilde müjdelemektedir:
Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler.
"Biz size, ancak Allah'ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür."
"çünkü biz, asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle Rabbimiz'den korkuyoruz."
Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir.
Ve sabretmeleri dolayısıyla cennetle ve ipekle ödüllendirmiştir. (İnsan Suresi, 8-12)
Kuran'da verilen tüm bu örnekler müminlerin ne kadar fedakarane bir ahlak gösterebileceklerini gözler önüne sermektedir. Bunun sebebi ise, iman sahiplerinin hayatlarının her anında Allah korkusu ile ve vicdanlarının sesini dinleyerek hareket etmeleridir. Onlar dünya hayatında Allah'ın rızasını kazanabilmek için feragat ettikleri herşeyin, ahirette karşılarına Allah'ın dilemesiyle en mükemmeliyle çıkacağını bilmektedirler. Belki kısa süreli bir ihtiyaç çekecek, ama yaptıklarının karşılığında Allah'ın sevgisini, yakınlığını, dostluğunu ve rahmetini kazanacaklardır. Bu umut ise hissettikleri tüm eksiklikleri unutturacak, büyük bir sevinç ve neşe kaynağı olacaktır. Gerçek fedakarlık ve gerçek iyilik ancak bu şekilde yaşanabilir. Rabbimiz Kuran'da gerçek iyiliğin nasıl olması gerektiğini şöyle bildirmektedir:
Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve muttaki olanlar da bunlardır. (Bakara Suresi, 177)
Burada şunu da hatırlatmak gerekir ki elbette insan hiçbir zaman için ahirette ne ile karşılaşacağından emin olamaz. Bu nedenle müminler de ahirete yönelik daimi bir umut duymakla birlikte aynı zamanda da bir korku içerisindedirler. Ancak yaşamlarının her anını Allah'ın rızasına uygun şekilde ve Kuran ahlakını yaşayarak geçirdiklerini bilmeleri bu umutlarını sürekli olarak güçlü tutar.

Dipnotlar

2- Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s Sahabe, Hz. Muhammed ve Ashabının Yaşadığı İslami Hayat, Cilt 2, Sentez Neşriyat, Temel Eserler Serisi: 2/2, sf. 474 (Kenz III/317 (en-Nersi’den) 

Bölüm 1: Kuran Ahlakında Fedakarlığın önemi (3/3)

Bölüm 1: Kuran Ahlakında Fedakarlığın önemi (3/3)

Güzel Ahlakın Yaygınlaşması İçin Fedakarane Bir çaba Harcamak

İman eden bir insan hayatının her anında vicdanlı, dürüst, samimi ve güzel ahlaklı olmak için çaba gösterirken çevresindeki insanları da aynı ahlakı yaşamaları yönünde teşvik eder. çünkü Allah'ın "Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır."(Al-i İmran Suresi, 104) ayetiyle bildirdiği gibi insanları güzel ahlaka teşvik etmek müminler üzerinde bir sorumluluktur. Bunun yanı sıra iman sahipleri, güzel ahlaklı olmalarının hayatlarına getirdiği bereketi ve huzuru diğer insanların da yaşamalarını isterler.
Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. (Kişinin nefsinin) Kazandığı lehine, kazandırdıkları aleyhinedir ... (Bakara Suresi, 286)
"... Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur."(Rad Suresi, 28) ayetiyle bildirildiği gibi, insan ancak Rabbimiz'e yönelip, O'nun rızasını kazanabileceği bir ahlak gösterdiği takdirde dünya hayatında güzel bir yaşam sürebilir. Aksinde ise "Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz." (Taha Suresi, 124) ayetiyle belirtildiği gibi, huzurlu ve mutlu bir hayat yaşayabilmesi mümkün değildir. Nitekim tarih boyunca toplumların yaşadığı sıkıntıların, savaş, kargaşa ve zulüm ortamlarının, açlık ve sefalet çeken, yurtlarından sürülen, eziyet gören insanların, kimsesiz çocukların, yardıma muhtaç durumda oldukları halde gereken ilgi ve ihtimamı göremeyen yaşlı insanların yaşadıkları sıkıntıların ana nedeni toplumda din ahlakının hakim olmaması olmuştur.
Bu gerçeğin farkında olan müminler, din ahlakının insanlar arasında yaygınlaşması için tüm imkanlarıyla, şevk ve heyecanla çaba gösterirler. Ancak bu da fedakarlık, sabır ve kararlılık gibi güzel ahlak özellikleri gerektiren bir durumdur. Kuran'da tarif edilen gerçek fedakarlığın nasıl olması gerektiğini kavrayan müminler, çevrelerindeki insanların yaşadıkları sıkıntılara, karşılaştıkları sorunlara şahit olduklarında doğal olarak tüm bunların sorumluluğunu kendi üzerlerinde hissederler.
Böyle bir şuur açıklığında olan insanlar, "nasıl olsa bu benim sorunum değil" ya da "bu duruma çözüm getirebilecek benden daha akıllı, daha yetenekli, daha fazla imkan sahibi insanlar var; onlar ilgilensinler" gibi yanlış düşüncelerle hareket etmezler. Ya da "benim kendi sorunlarım bana yeter", "kendi sorunlarını kendileri halletsinler" gibi bencilce fikirlere kapılmazlar. Allah'ın kendilerine yol göstermiş, akıl, anlayış ve vicdan açıklığı vermiş olmasını büyük bir nimet olarak görür ve bu bilinçle davranırlar. Birilerinin gelip kendilerinden yardım talep etmesini beklemeden, her sorumluluğa kendileri talip olurlar. Sadece kendi çevrelerindeki olaylara değil, dünyanın dört bir yanındaki insanların yaşadığı zorluklara ve sıkıntılara çözüm bulmaya çalışırlar. Allah'ın "... bizi takva sahiplerine önder kıl" diyenlerdir."(Furkan Suresi, 74) ayetiyle bildirdiği gibi güzel ahlaklarıyla tüm insanlara örnek olabilmek için gayret gösterirler.
Salih müminlerin talip oldukları bu sorumluluğu yerine getirmek, pek çok fedakarlıkta bulunmayı gerektirebilir. Böyle bir durumda kişiler, kendi sorunları ya da ihtiyaçlarıyla değil, öncelikli olarak diğer insanların ihtiyaçlarıyla ilgilenecek, onların sorunlarına çözüm bulmaya çalışacaklardır. Ellerindeki tüm imkanları bu amaç için seferber edeceklerdir. Gerektiğinde sıkıntı içerisine girmeyi göze alacak, karşılaştıkları zorluklardan dolayı yılgınlığa kapılmadan sabır ve irade göstermek durumunda kalacaklardır.
Kuran'da tarih boyunca yaşamış olan tüm peygamberlerin ve salih müminlerin din ahlakını hakim kılmak ve güzel ahlakı yaygınlaştırabilmek için ciddi bir çaba harcadıklarından bahsedilmektedir. Onlar, bu uğurda pek çok zorlukla karşı karşıya kaldıkları halde, büyük bir şevk ve fedakarlıkla güzel ahlakı tebliğ etmeye devam etmişlerdir. Burada vurgulanması gereken bir diğer önemli husus ise onların bu samimi çabalarını yalnızca Allah'ın rızasını ve yakınlığını kazanabilmek için göstermiş olmalarıdır. Müslüman yaptığı fedakarlığın karşılığını yalnızca Allah'tan bekler. Kuran'ın pek çok ayetinde peygamberlerin tüm insanlara örnek olan ihlaslı tavırları bildirilmiştir. örneğin Hz. Nuh'un, hiçbir karşılık beklemeden, yalnızca Allah'ın rızasını gözeterek güzel ahlakı tebliğ etmesi Kuran'da şöyle yer almaktadır:
Hani onlara kardeşleri Nuh: "Sakınmaz mısınız?" demişti.
"Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim."
"Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin."
"Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir.(Şuara Suresi, 106-109)
"Ey Kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca Allah'a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklar. Ancak ben sizi, cahillik etmekte olan bir kavim görüyorum. (Hud Suresi, 29)
Peygamberlerin öğütlerine uyan insanların sayısı ise, "...Bunlar Kitab'ın ayetleridir. Ve sana Rabbinden indirilen haktır. Ancak insanların çoğu iman etmezler."(Ra'd Suresi, 1) ayetiyle bildirildiği gibi genellikle çok az olmuştur. İnsanların birçoğu ise kendilerini hem dünyada hem de ahirette kurtuluşa ulaştıracak, mutlu ve güzel bir hayat yaşamalarını sağlayacak bu davete uymamakta, kendilerine anlatılanları anlamamakta direnmişlerdir.
Allah, yazmıştır: "Andolsun, Ben galip geleceğim ve elçilerim de." Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır. (Mücadele Suresi, 21)
Peygamberler ve güzel ahlakı tebliğ eden diğer müminler, bu zorluğa karşı da sabretmiş, "sözün en güzelini" söyleyerek üstün bir ahlak göstermişlerdir. Kuşkusuz bu çok büyük bir fedakarlık örneğidir. Hiçbir menfaat gözetmeksizin, yalnızca insanların ahirette zorlu bir azaptan kurtulabilmeleri için ellerinden gelen her türlü çabayı göstermişlerdir. Anlatılanları ısrarla anlamamakta direnen insanlara karşı hiçbir kızgınlığa kapılmadan, sabırla tekrar tekrar doğruyu anlatmak, bu amaçla aklı ve vicdanı en iyi şekilde kullanmak, doğruyu görebilmeleri için akılcı yöntemler bulabilmek, bunları sabır ve samimiyetle uygulayabilmek ancak vicdan sahibi insanların gösterebilecekleri bir ahlaktır. Kavmine yaptığı tebliği Nuh Peygamberin bu konudaki samimiyetini, fedakarlığını ve sabrını çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bunu haber veren ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Dedi ki: "Rabbim, gerçekten kavmimi gece ve gündüz davet edip-durdum."
"Fakat davet etmem, bir kaçıştan başkasını artırmadı.""Doğrusu ben, onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler.'"Sonra onları açıktan açığa davet ettim."
"Daha sonra (davamı) onlara açıkça ilan ettim ve kendilerine gizli gizli yollarla yanaşmak istedim." (Nuh Suresi, 5-9)
Hz. Nuh, inkarda direnen ve cahiliye ahlakını benimseyen kavmine doğru yolu gösterebilmek için her seferinde yeni bir yöntem denemiştir. Ayetlerde bu kıymetli insanın, kavmine "gece gündüz" öğüt verdiği, onların ise "parmaklarını kulaklarına tıkayıp, örtülerini başlarına çekecek" kadar büyük bir inatla karşı koydukları aktarılmaktadır. Ancak buna rağmen Hz. Nuh büyük bir sabır ve samimiyetle tebliğine devam etmiştir. Ayetlerin devamında ise Hz. Nuh'un kavmine, güzel ahlakı yaşadıkları takdirde Allah'ın kendilerine vereceği nimetleri hatırlatarak onları teşvik ettiği bildirilmektedir:
"Bundan böyle" dedim. "Rabbiniz'den mağfiret isteyin; çünkü gerçekten O, çok bağışlayandır.
"(öyle yapın ki,) üzerinize gökten sağanak (bol miktarda yağmur) yağdırsın."
"Size mallar ve çocuklarla yardımda bulunsun. Size (ürün yüklü) bağlar-bahçeler versin, ırmaklar da versin."
"Size ne oluyor ki, Allah'tan bir vakarı ummuyorsunuz?"
"Oysa O, sizi gerçekten tavır tavır yaratmıştır."
"Görmüyor musunuz; Allah, yedi göğü birbirleriyle bir uyum (mutabakat) içinde yaratmıştır?"
"Ve ayı bunlar içinde bir nur kılmış, güneşi de (aydınlatıcı ve yakıcı) bir kandil yapmıştır."
"Allah, sizi yerden bir bitki (gibi) bitirdi."
"Sonra sizi yine oraya geri çevirecek ve sizi (diriltici) bir çıkarışla diriltip-çıkaracaktır."
"Allah, yeri sizin için bir yaygı kıldı."
"öyle ki, onun içinde geniş yollarında gezip-dolaşırsınız, diye."
Nuh: "Rabbim, gerçekten onlar bana isyan ettiler; mal ve çocukları kendisine ziyandan başka bir şeyi artırmayan kimselere uydular."
"Ve büyük büyük hileli-düzenler kurdular." (Nuh Suresi, 10-22)
Hz. Nuh'un ihlasla yaptığı çağrılar karşılıksız kalmış, kavmi Nuh Peygamberin samimiyetine, ayette belirtildiği üzere "büyük büyük hileli düzenler" kurarak karşılık vermiştir.
Hz. Nuh gibi tüm peygamberler ve salih müminler de yaşadıkları toplumlarda benzeri olaylarla karşılaşmışlardır. Ancak bunların hiçbirinden yılgınlığa kapılmamış, insanları, iman edip Allah'ın rızasına uygun bir yaşama davet etmekten vazgeçmemişlerdir. Allah, dünyevi hiçbir karşılık beklemeden yalnızca Kendi rızasını gözeterek böyle fedakarlıklarda bulunan kullarını dünyada ve ahirette şöyle müjdelemektedir:
... Kim dünyanın yararını (sevabını) isterse ona ondan veririz, kim ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri pek yakında ödüllendireceğiz. (Al-i İmran Suresi, 145)

İnkar Edenlerin Baskısına Rağmen Sabır ve Fedakarlıkta Kararlı Olmak

önceki bölümlerde anlatıldığı gibi, tarih boyunca peygamberlerin ve müminlerin tebliğleri her zaman olumlu karşılık bulmamıştır. Peygamberler ve salih müminler pek çok zorlukla karşılaşmışlardır. İnsanları davet ettikleri güzel ahlakın toplumda yaygınlaşması, inkarcı, müşrik ve putperest toplumların çıkarlarına ters düşmüştür. Bu gibi insanlar, dürüstlüğün, iyi niyetin, fedakarlığın, cömertliğin, hiçbir karşılık beklemeden iyilik yapmanın, insanlara güzellikle ve adaletle davranmanın, zengin fakir ayrımı yapmadan tüm insanları eşit kabul etmenin kendi kurdukları sistemi bozacağını düşünmüşlerdir. çünkü bu ahlakı yaşayanların çoğunluk olmasıyla birlikte, o zamana kadar geçerli olan adaletten uzak uygulamaların ve türlü ahlaksızlıkların çok daha fazla dikkat çekeceğini anlamışlardır. Bu endişeleri, söz konusu insanları iman edenlere karşı büyük bir düşmanlık beslemeye yöneltmiştir. Kendilerine yapılan çağrıların vesile olacağı hayırları göremeyen ve verilen öğütlerin hikmetlerini kavrayamayan bu insanlar peygamberlerin, hiçbir karşılık beklemeksizin, her türlü fedakarlığı göze alarak yaptıkları çağrılara düşmanca bir tutumla karşılık vermişlerdir. Peygamberleri ve kendilerini iyiliğe çağıran diğer insanları durdurabilmek için her türlü hileli yönteme başvurmuşlardır. Onlara karşı çeşitli iftira ve suçlamalarda bulunmuş, bu yolla onları toplum önünde de etkisiz hale getirebileceklerini düşünmüşlerdir.
İnkar edenlerin, güzel ahlakı tebliğ eden müminlere olan bu yaklaşımı, tarihin her döneminde tekrarlanmıştır. Kuran'da, bu durumun iman edenler için yaratılan özel bir deneme vesilesi olduğu şöyle bildirilmektedir:
Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir. (Al-i İmran Suresi, 186)
Müminler, kendilerine yöneltilen iftiraların, eziyet amaçlı söz ve haberlerin, Allah'ın dünya hayatında kendileri için yarattığı imtihanın bir parçası olduğunu bilirler. Salih müminler karşılaştıkları zorluklardan etkilenmeden, şevk ve heyecanla güzel ahlakı insanlara tebliğ etmeye devam ederler. çünkü tüm yaptıklarının karşılığını ahirette almayı umut eder, Allah'ın her zaman için salih müminlerin yardımcısı, velisi ve destekçisi olduğunu bilmenin güven dolu huzurunu yaşarlar.
İnkarcılar iman edenlere türlü tuzaklar kurar, onları iftira ve saldırılarla engelleyebileceklerini zannederler. Ancak Allah Kuran ayetlerinde iman sahiplerini mutlaka başarılı kılacağını ve tüm iftiralardan temize çıkaracağını bildirmiştir. örneğin Hz. Musa'ya da kavmi iftira ve kötü sözlerle eziyet etmeye çalışmış, ancak Allah onu inkarcıların iftiralarından temize çıkarmıştır. Kuran'da bu durum şöyle bildirilir:
Ey iman edenler, Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın; ki sonunda Allah onu, demekte olduklarından temize çıkardı. O, Allah Katında vecihti(Ahzab Suresi, 69)
Tarih boyunca peygamberlere ve müminlere atılan iftiralar ise, genellikle hep birbirine benzer olmuştur. İnkarcı toplumlar, kendilerini hak dini ve güzel ahlakı yaşamaya çağıran elçileri büyücülük, şairlik ve delilik iftiralarıyla itham etmeye kalkışmışlardır. Kuran'da peygamberlere ve müminlere bu konuda atıldığı bildirilen iftiralardan bazıları şöyledir:
İçlerinden bir adama: "İnsanları uyar ve iman edenlere, muhakkak kendileri için Rableri Katında 'gerçek bir makam' olduğunu müjde ver" diye vahyetmemiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi? İnkar edenler: "Gerçekten bu, açıkça bir büyücüdür" dediler. (Yunus Suresi, 2)
Onlar: "Ey kendisine kitap indirilen (Muhammed). Gerçekten sen cinlenmiş (bir deli)sin," dediler. (Hicr Suresi, 6)
"Hayır" dediler. (Bunlar) Karmakarışık düşlerdir; hayır, onu kendisi uydurmuştur; hayır o bir şairdir. Böyle değilse, öncekilere gönderildiği gibi bize de bir ayet (mucize) getirsin." (Enbiya Suresi, 5)
"Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır." (Kamer Suresi, 25)
Bunun üzerine, kavminden inkara sapmış önde gelenler dediler ki: 'Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir.Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz'." (Müminun Suresi, 24)
İnkar edenler dediler ki: "Bu (Kur'an) olsa olsa ancak onun uydurduğu bir yalandır, kendisi düzüp uydurmuş ve ona bir başka topluluk da yardımda bulunmuştur." Böylelikle onlar, hiç şüphesiz haksızlık ve iftira ile geldiler. (Furkan Suresi, 4)
İnkarcılar, bu iftiralarıyla iman edenlerin anlattıklarının etkisini azaltmak isterler. Oysa müminlerin tebliğini asıl etkili kılan onların ihlasları, samimiyetleri, vicdanlı ve dürüst tavırları, doğru sözlü olmaları ve insanları kesin gerçek olana çağırıyor olmalarıdır. Onların çağrılarını insanlar üzerinde etkili kılacak olan, kalplere etki edebilen ise yalnızca Allah'tır. Bu nedenle, bu tarz girişimlerin, insanlar üzerinde inkar edenlerin umdukları gibi bir etkisi olmaz.
Bunun yanı sıra diğer müminler de, inkar edenlerin birbirleri hakkında ortaya attıkları bu tarz iftiralara hiçbir şekilde itibar etmezler. Allah'ın "Ey iman edenler, eğer bir fasık, size bir haber getirirse, onu 'etraflıca araştırın'. Yoksa cehalet sonucu, bir kavme kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz." (Hucurat Suresi, 6) ayetiyle bildirdiği üzere, müminler bilgileri olmayan bir konuda kimse hakkında zanda bulunmazlar. Bu gibi iftiralarla tarih boyunca tüm peygamberlerin ve salih müminlerin karşılaştığını bilirler. Mümin kardeşleri hakkında güzel zanda bulunur, hayırlı düşüncelerle hareket ederler. İftiraların asılsızlığının ispatlanması için birbirlerine destek olurlar. Kuran'da müminler için bildirilen, "... Allah yolunda çaba harcayan ve kınayıcının kınamasından korkmayan... " (Maide Suresi, 54) vasfına uygun olarak, bu iftira ve karalamalara aldırmazlar.
Eğer onlar yüz çevirirlerse, de ki: "Bana Allah yeter. O'ndan başka İlah yoktur. Ben O'na tevekkül ettim ve büyük arşın Rabbi O'dur." (Tevbe Suresi, 129)
İnkar edenlerin Allah'ın rızasını kazanma amacıyla çaba harcayan insanlara yönelik girişimleri yalnızca haksız iftiralar atmakla sınırlı kalmamıştır. Müminler aynı zamanda, din ahlakının insanlar arasında yaygınlaşmasını istemeyen inkarcıların, müşriklerin ve putperest toplumların baskı ve tehditleriyle de karşı karşıya kalmışlardır. Yaşadıkları toplumların önde gelenleri tarafından ölüm, sürgün, hapis ya da işkence tehditleriyle karşılaşmış, kimi zaman fiili saldırılara da maruz kalmışlardır. Kuran'da inkar edenlerin tarih boyunca değişmeyen bu tutumu ve bu amaçla müminlere tuzak kurdukları şöyle haber verilmektedir:
"Hani o inkar edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır." (Enfal Suresi, 30)
Ayetlerden anlaşılacağı gibi, inkarcıların hedefi, müminleri tutuklayabilmek, öldürmek ya da sürgün etmektir. Ancak açıktan açığa müdahale etmek yerine, iman edenlerin güzel ahlakı tebliğ etmelerini "tuzak" kurarak durdurmak istemişlerdir. Rabbimiz Kuran'da kurulan bu tuzaklarla ilgili birçok haber vermiştir. Bunlardan biri, sapkın kavimlerinin içinde temiz ve iffetli yaşamak istedikleri için yurtlarından sürülmek istenen Hz. Lut ve ailesine ilişkindir. Hz. Lut kavmine Allah'ın beğendiği ahlakı yaşamalarını, ahlaksızlığı ve çirkin utanmazlıkları terk etmeyi öğütlemiştir. Hz. Lut'un tebliği karşısında kavminin verdiği cevap ise Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
Kavminin cevabı: "Lut ailesini şehrinizden sürüp çıkarın. Temiz kalmak isteyen insanlarmış" demekten başka olmadı. (Neml Suresi, 56)
Lut kavmi, "temiz kalmak istedikleri" ve Allah'ın razı olacağı gibi bir ahlak gösterdikleri için Hz. Lut'u ailesiyle birlikte şehirlerinden çıkarmak istemiştir. Ancak, Hz. Lut'un yaşadığı şehri terk etmesinin hemen ardından Allah o şehri yerle bir etmiş, müminlere kurulan tuzağı bu kimselerin aleyhine çevirmiştir.
Müminlere yöneltilen tutuklama tehditlerine ilişkin olarak Kuran'da verilen örneklerden biri ise Firavun'un tavrıdır. Firavun Hz. Musa'yı, kendisine tabi olmadığı takdirde hapsetmekle tehdit etmiştir. Firavun'un bu tehdidi Kuran'da şöyle haber verilmektedir:
(Firavun) dedi ki: "Andolsun, benim dışımda bir ilah edinecek olursan, seni mutlaka hapse atacağım." (Şuara Suresi, 29)
İnkar edenlerin hemen her devirde başvurdukları bir diğer yöntem ise iman etmiş kimseleri yollarından döndürmek için içlerinden bir kısmını öldürmeye teşebbüs etmek olmuştur. özellikle Resulleri öldürerek, güzel ahlakın yaygınlaşmasını engelleyebileceklerini, diğer iman edenleri de bu şekilde yılgınlığa sevk edebileceklerini sanmışlardır. Kavminin, Hz. Şuayb'ı taşa tutup öldürmekle tehdit etmesi de aynı zalim bakış açısının bir sonucudur:
"Ey Şuayb" dediler. "Senin söylediklerinin çoğunu biz 'kavrayıp anlamıyoruz'. Doğrusu biz seni içimizde zayıf biri görüyoruz. Eğer yakın-çevren olmasaydı, gerçekten seni taşa tutar-öldürürdük. Sen bize karşı güçlü ve üstün değilsin." (Hud Suresi, 91)
Firavun ve yakın çevresi de Hz. Musa'yı öldürmek için planlar kurmuşlardır. Ancak Hz. Musa, Allah'ın yardımıyla onların bu tuzaklarından haberdar olmuştur. Kuran'da inkarcıların bu tuzakları ve Allah'ın Hz. Musa'ya olan bu yardımı şöyle bildirilmektedir:
Şehrin öbür yakasından bir adam koşarak gelip dedi ki: "Ey Musa, önde gelenler, seni öldürmek konusunda aralarında görüşmektedirler, artık sen çık git; gerçekten ben sana öğüt verenlerdenim." (Kasas Suresi, 20)
Hz. İbrahim'in kavmi ise, kendilerini putlara ibadet etmekten vazgeçirip Allah'a iman etmeye çağıran peygamberlerini ateşe atarak öldürmeye yeltenmişlerdir. Ancak Allah, elçisini bu zor durumdan mucizevi bir biçimde kurtarmıştır. Kuran'da bu olay şöyle haber verilmektedir:
Bunun üzerine kavminin (İbrahim'e) cevabı yalnızca: "Onu öldürün ya da yakın" demek oldu. Böylece Allah onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda, iman eden bir kavim için ayetler vardır. (Ankebut Suresi, 24)
İnkar edenler, peygamberlere olduğu gibi salih müminlere de düşmanca davranırlar. Ancak onların saldırıları ne kadar zorlu olursa olsun, hem peygamberler hem de beraberlerindeki müminler sabır ve kararlılıkla insanları din ahlakına çağırmaya devam etmişlerdir. Yaşadıkları tüm zorluk ve sıkıntılara rağmen, büyük bir cesaret ve fedakarlık örneği sergilemişlerdir. Tüm olayların ancak Allah'ın kontrolüyle gerçekleşeceğini bilmenin teslimiyetini ve tevekkülünü en güzel şekilde yaşamışlardır. İman edenlerin bu teslimiyetli tavırları ayetlerde şu şekilde belirtilmiştir:
"… De ki: "Ortak koştuklarınızı çağırın, sonra bir düzen (tuzak) kurun da bana göz bile açtırmayın. Hiç şüphesiz, benim velim Kitabı indiren Allah'tır ve O salihlerin koruyuculuğunu (veliliğini) yapıyor." (Araf Suresi, 195-196)
Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel Vekildir" diyenlerdir(Al-i İmran Suresi, 173)
"Bize ne oluyor ki, Allah'a tevekkül etmeyelim? Bize doğru olan yolları O göstermiştir. Ve elbette bize yaptığınız işkencelere karşı sabredeceğiz. Tevekkül edenler Allah'a tevekkül etmelidirler." (İbrahim Suresi, 12)
De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiç bir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)
Bu saldırı ve tuzaklar her zaman müminlerin lehine sonuçlar vermiş, kalplerinde hastalık bulunan, Müslümanlara destek olmaktan ve Allah yolunda fedakarlıkta bulunmaktan kaçınan insanların ortaya çıkmasına da vesile olmuştur. Kuran'da, böyle zorluklarla karşılaştıklarında tebliğ şevkini ve heyecanını kaybeden, hatta geride kaldığı için sevinen insanların tavrından şöyle bahsedilmektedir:
Şüphesiz içinizden ağır davrananlar vardır. Şayet, size bir musibet isabet edecek olsa: "Doğrusu Allah, bana nimet verdi, çünkü onlarla birlikte olmadım" der. (Nisa Suresi, 72)
Oysa din ahlakını anlatma konusunda ağır davranmak, geride kalmak, fedakarlıktan kaçınmak ve sorumluluğu başkalarının üzerine bırakmak sevinç duyulacak davranışlar değildir. Aklı ve vicdanı ile doğru olanı kavrayabildiği halde, vicdanını örterek haktan yüz çeviren bir insan kendisini kazançlı sanmamalıdır. Allah'ın razı olacağı ahlakı yaşamakta ağır davranmak, geride kalanlardan olmak kişiye ahirette büyük bir sorumluluk yükleyebilir. Dünya hayatında, rahatını koruyabilmek, menfaatlerine zarar gelmesini engelleyebilmek için pasif davranan bir insan, ahirette dünyada karşılaşacağı zorluklarla kıyaslanmayacak kadar büyük acı ve sıkıntılarla karşılaşabilir. Dünyada ise Allah'ın razı olmayacağını bildiği samimiyetsiz bir ahlak göstermiş olmanın verdiği vicdan azabı, hayatının her anında ona bir iç sıkıntısı olacaktır. Bunun yanı sıra, Allah dilerse böyle bir kişiye ahiretten önce, dünya hayatında da azap verebilir. Kuran'da bu durum, "öyleyse sen onları (en dayanılmaz azabla) çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar bırak. O gün, ne hileli-düzenleri kendilerine herhangi bir şeyle yarar sağlayacak, ne yardım görecekler. Şüphesiz zulmedenlere bundan önce de bir azab vardır; ancak onların çoğu bilmiyorlar." (Tur Suresi, 45-47) ayetleriyle bildirmiştir.
İnkar edenlerin güzel ahlakın tebliğini engelleme amacıyla uyguladıkları baskı karşısında müminler Allah'a tevekkül etmelidirler. Ellerinden gelen tüm çabayı göstererek Kuran ahlakını yaşamaya devam etmelidirler. Allah Kuran'da bu kimseleri şu şekilde müjdelemektedir:
Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi 'yapayalnız ve yardımsız' bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir? öyleyse müminler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler. (Al-i İmran Suresi, 160)
Ey Peygamber, sana ve seni izleyen müminlere Allah yeter. (Enfal Suresi, 64)
Eğer onlar yüz çevirirlerse, de ki: "Bana Allah yeter. O'ndan başka İlah yoktur. Ben O'na tevekkül ettim ve büyük arşın Rabbi O'dur." (Tevbe Suresi, 129)
Salih müminler, Kuran'da bildirildiği gibi hayırlarda yarışıp öne geçenlerden olabilmek, Allah'ın rızasını en fazlasıyla kazanabilmek için, zorluklar karşısında şevkle tebliğe devam ederler. Kuran ahlakının gerektirdiği fedakarlığın yalnızca belirli konularla sınırlı olmadığını, insanın hayatının her anında, hiçbir zorluktan yılmadan bu ahlakta kararlılık göstererek yaşanabileceğini bilirler. Kuran'da müminlerin bu ahlakından övgüyle söz edilmiş ve buna karşılık Allah'ın onlara hem dünya hayatının hem de ahiret sevabının güzelliğini verdiği bildirilmiştir:
Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever.
Onların söyledikleri: "Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kafirler topluluğuna karşı yardım et" demelerinden başka bir şey değildi. Böylece Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever. (Al-i İmran Suresi, 146-148)

Zorluk Ortamlarında Gösterilen Fedakarlık ile Rahatlık İçindeyken Yapılanların Değeri Allah Katında Bir Olmayabilir

Kitabın önceki bölümlerinde zorluk ve sıkıntıların münafık karakterli insanlarla, samimi müminleri ayırt eden önemli bir imtihan vesilesi olduğundan bahsettik. Kuran'ın pek çok ayetinde, refah ortamındayken müminlerle birlikte hareket eden, mümin ahlakına benzer bir ahlak gösteren, zorlukla karşılaştıklarında ise farklı bir tavır sergileyen insanlar hakkında bilgi verilmektedir. Pek çok kişi refah ortamında birtakım zorluklara güç yetirebilir; ancak zorluk anında bu ahlakı gösteremeyebilir. Her ne olursa olsun tevekkül edebilmek, Allah'a bağlılıkta kararlı davranabilmek, karşılaştığı zorlukları aşabilmek için çaba harcayabilmek sadece güçlü bir imana sahip olanların gösterebilecekleri tavırlardır.
Kimi insanlar bu gerçeği görmezden gelir, refah içerisindeyken yaptıkları birtakım iyilikleri yeterli görürler. Zorluklarla karşılaştıklarında ise, zamanında yapmış oldukları iyilikleri öne sürerek fedakarlıkta bulunmaktan kaçınırlar. Ayrıca bunları delil göstererek Kuran'da bildirilen fedakar ruhu yaşadıklarını iddia ederler. Bu ahlaka sahip insanlar, kendileri sıkıntı içerisindeyken başkalarının sorunlarıyla ilgilenmenin vicdani sorumlulukları olmadığını savunur ve "başkaları yapsın" mantığıyla sorumluluk almaktan kaçınırlar.
Oysa bu bakış açısı Kuran ahlakıyla hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır. Allah insanları, hayatlarının her anında güzel ahlakı yaşamakla yükümlü kılmıştır. Bu nedenle her insan, sabırda, tevekkülde, samimiyette, dürüstlükte, vefa ve sadakatte olduğu kadar fedakarlıkta da bir ömür süresince kararlılık göstermekle sorumludur. Allah insanın bu sorumluluğunu "Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici-süsüdür; sürekli olan 'salih davranışlar' ise, Rabbinin Katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır." (Kehf Suresi, 46 ) ayetiyle haber vermiştir. Kuran ayetlerinde tarif edilen fedakarlık, kendi menfaatleriyle çatışan, hatta kendisini risk altına sokan, emek vermesini, sabır göstermesini gerektiren olaylarda dahi insanın seve seve özveride bulunmasıdır.
Kuran ayetlerinde, iman edenlerin zorluk içerisinde oldukları dönemlerde yaptıkları fedakarlıklarla, refah ve güvenlik içerisindeyken gösterdikleri çabanın bir olmayacağına dikkat çekilmektedir. İhtiyaç ve zorluk içerisindeyken, malından infak eden, çaba harcayan bir kimse Allah Katında derece bakımından daha üstün tutulmuştur. Kuran'da bu durum şöyle bildirilmektedir:
Size ne oluyor ki, Allah yolunda infak etmiyorsunuz? Oysa göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. İçinizden, fetihten önce infak eden ve savaşanlar (başkasıyla) bir olmaz. İşte onlar, derece olarak sonradan infak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Allah, her birine en güzel olanı vadetmiştir. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (Hadid Suresi, 10)
Bir başka ayette ise Allah, "Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi..." (Tevbe Suresi, 42) sözleriyle kalplerinde imani bir zayıflık olan bu kimselerin zorluk anlarında fedakarlıktan kaçınmalarının gerçek nedenini bildirmiştir. Kolaylık, rahatlık ve refah içerisinde olduklarında, salih müminlerle birlikte hareket eden bu insanlar, zorluklarla karşılaştıklarında yılgınlığa kapılmaktadırlar.
Salih müminler ise, kendileri sıkıntı içerisinde olsalar bile, Allah korkuları ve samimi imanları nedeniyle fedakarlık konusunda büyük bir azim, kararlılık ve cesaret gösterebilirler. Müminin Allah'ın rızasını kazanma konusundaki şevk ve azmi, içerisinde bulunduğu zorluk ve sıkıntılara olan bakış açısını da temelden değiştirir. Zorluk olarak görülen her türlü olay, iman gözüyle bakıldığında mümin için kolay bir hal alır. Allah'ın samimi müminlere, Kuran ahlakını yaşamakta kararlılık gösterenlere, Allah'ın rızasını her türlü dünya menfaatinden daha önemli görenlere mutlaka yardım edeceğini bilmenin tevekkülünü yaşarlar.
Bu gerçeğin şuurunda olan müminlerin zorluk anlarında fedakarlık göstermeye, sorumluluk almayı talep etmeleri gerekir. Allah kimlerin bu sorumluluktan muaf olduğunu ise Kuran'ın"Allah'a ve elçisine karşı 'içten bağlı kalıp hayra çağıranlar' oldukları sürece, güçsüz-zayıflara, hastalara ve infak etmek için bir şey bulamayanlara bir sorumluluk (günah) yoktur. İyilik edenlerin aleyhinde de bir yol yoktur. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir."(Tevbe Suresi, 91) ayetiyle bildirmiştir. Allah'tan korkan vicdan sahibi bir insanın, bu gerçekleri bilerek sorumluluktan kaçması, kendi menfaatlerinin peşine düşmesi hiçbir mazeret ile açıklanamaz. Allah bu kimselerin özür ve mazeretlerinin geçersizliğini Kuran'da Peygamberimiz (sav) döneminden bir örnekle şöyle haber vermektedir:
Yol, ancak o kimseler aleyhinedir ki, zengin oldukları halde (savaşa çıkmamak için) senden izin isterler ve bunlar geride kalanlarla birlikte olmayı seçerler. Allah, onların kalplerini mühürlemiştir. Bundan dolayı onlar, bilmezler. (Tevbe Suresi, 93) 
Onlara geri döndüğünüzde size özür belirttiler. De ki: "özür belirtmeyiniz, size kesin olarak inanmıyoruz. Allah bize, durumunuzu haber vermiştir. Yaptıklarınızı Allah görecektir, O'nun elçisi de. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilene döndürüleceksiniz ve O, yaptıklarınızı size haber verecektir." (Tevbe Suresi, 94)
Bu kimseler, çevrelerindeki insanları gösterdikleri tavrın makuliyeti konusunda ikna etmeye çalışarak vicdanlarını rahatlatmak isterler. Kimi zaman ailevi, kimi zaman da ticari sorumluluklarını öne sürerek, fedakarlıkta bulunmamalarının zaruri bir durum olduğu izlenimini vermek isterler. Oysa ki tüm bunların geçersizliğini kendileri de bilmektedirler. Dünya hayatındaki herşeyin gelip geçici olduğunun, ezelden ebede kadar baki olanın yalnızca Allah olduğunun ve herşeyin sonunda Rabbimiz'e döndürüleceğinin şuurundadırlar. Nitekim "Andolsun sizden öne (veya önceden) geçenleri bilmişizdir; ve (yine) andolsun, geride kalanları da bilmişizdir."(Hicr Suresi, 24) ayetiyle de bildirildiği gibi, Rabbimiz bu kişilerin gerçek niyetlerini bilmektedir. Ancak buna rağmen, Allah'ın rızasını kazanmak yerine nefislerini memnun etmeyi tercih ederler. Bu kişiler kendi menfaatlerini korumalarının lehlerinde olduğunu düşünürken çok büyük bir yanılgıya düşerler. çünkü insanın asıl lehine olacak olan, Allah'ın rızasından yana hareket etmesidir. Onu koruyup kollayacak, ona nimet verecek, güvenliğini, rahatlığını, huzurunu sağlayacak olan yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah'tır.
Gösterilen bencil bir ahlakın, iman eden bir insanı ahirette olduğu gibi dünya hayatında da küçük düşüreceği unutulmamalıdır. Allah Peygamberimiz (sav)'e, mallarıyla ve canlarıyla fedakarlıkta bulunmaktan kaçınan insanlara şöyle söylemesini vahyetmiştir:
Bundan böyle, Allah seni onlardan bir topluluğun yanına döndürür de, (yine savaşa) çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: "Kesin olarak benimle hiçbir zaman (savaşa) çıkamazsınız ve kesin olarak benimle bir düşmana karşı savaşamazsınız. çünkü siz oturmayı ilk defa hoş gördünüz; öyleyse geride kalanlarla birlikte oturun." (Tevbe Suresi, 83)
Ayrıca zorlukla karşılaşınca geri çekilmenin, yılgınlığa kapılmanın, kendi menfaatlerini Allah'ın rızasına tercih etmenin, Müslümanım diyen bir kişiyi ahirette nasıl büyük bir pişmanlığa sürükleyebileceği de unutulmamalıdır. İman sahibi bir insanın tüm bu gerçekleri düşünerek Kuran ahlakını gücünün yettiği en mükemmel şekilde yaşaması sonsuza kadar sürecek böyle bir pişmanlık duymasını önleyecektir.